Asya Hun İmparatorluğu: Bozkırın İlk Büyük Devleti

Asya Hun İmparatorluğu: Bozkırın İlk Büyük Devleti

B

Bilge Saygın

1 Ağustos · 9 dk okuma

Kaynak Sorunu: Hunları Tanıyan Gözler Çinlilerdir

Asya Hunları hakkındaki bilgilerimizin neredeyse tamamı, dönemin Çin tarihçileri tarafından kaleme alınan kayıtlara dayanmaktadır; bu durum, hem büyük bir avantaj hem de metodolojik bir sınırlılık taşır. En temel kaynak, Han hanedanı tarihçisi Sima Qian'ın (MÖ yaklaşık 145-86) kaleme aldığı Shiji adlı eserin "Xiongnu Liezhuan" (Xiongnu'nun Biyografisi) bölümüdür.[1] Bu bölüm, Hunların köken efsanesinden Mete Han (Çince: Maodun/Modu Chanyu) dönemine kadar olan süreci ayrıntılı biçimde anlatmaktadır. Sima Qian'ın ardından Ban Gu'nun (MS 32-92) kaleme aldığı Hanshu (Han Hanedanlığı Tarihi) de, özellikle Hunların Han İmparatorluğu ile ilişkilerine dair zengin ayrıntılar sunmaktadır.

Bu kaynakların Çinli bir bakış açısıyla, çoğunlukla "barbar" nitelemesiyle ve Han sarayının siyasi çıkarları gözetilerek yazıldığı, modern tarihçiler tarafından sıklıkla vurgulanan bir husustur. Nicola Di Cosmo, Ancient China and Its Enemies adlı önemli çalışmasında, bu kaynakların dikkatli bir kaynak eleştirisiyle okunması gerektiğini, ancak yine de Hun toplumunun iç işleyişine dair başka hiçbir kaynağın sunamayacağı zengin bir malzeme içerdiğini belirtmektedir.

Köken Sorunu ve Erken Dönem

Hunların etnik ve dilsel kökeni, günümüzde de tartışmalı bir konudur. Sima Qian, Hunların kökenini Xia hanedanının (MÖ yaklaşık 2070-1600) soyuna bağlayan efsanevi bir anlatıya yer verse de, bu bilgi tarihsel bir gerçeklikten çok, dönemin Çin tarih yazım geleneğinin "medeni-barbar" karşıtlığını meşrulaştırma çabasının bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.Hunların dili konusunda da kesin bir akademik uzlaşı yoktur; Altayca (Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca dil ailelerini kapsayan geniş bir dilsel çerçeve öne süren, tartışmalı bir sınıflandırma) ile bağlantılı olduğu yönünde görüşler bulunmakla birlikte, Yenisey dilleriyle veya başka dil aileleriyle ilişkilendiren araştırmacılar da mevcuttur.[2] Bahaeddin Ögel ve İbrahim Kafesoğlu gibi Türk tarihçileri, Hunları erken dönem Türk tarihinin başlangıç noktası olarak değerlendirirken, bu konudaki dilsel kanıtların sınırlı olduğunu ve büyük ölçüde dolaylı çıkarımlara dayandığını da kabul etmek gerekir.[3]


Hunlar hakkındaki ilk somut tarihi kayıtlar, MÖ 4.-3. yüzyıllarda, Çin'in kuzey sınırındaki Zhao, Yan ve Qin krallıklarıyla yaşanan çatışmalara dairdir. Bu dönemde henüz merkezi bir otorite altında birleşmemiş kabileler halinde yaşayan Hunlar, MÖ 215 civarında Qin hanedanının kurucusu Qin Shi Huang'ın generali Meng Tian komutasındaki seferler sonucunda kuzeye, Ordos bölgesinin dışına sürülmüştür.Bu dönemde inşa edilen ve daha sonra Çin Seddi'nin temelini oluşturan savunma hatları, büyük ölçüde Hun akınlarına karşı bir tedbir olarak inşa edilmiştir.

Teoman Yabgu ve Mete Han'ın Tahta Çıkışı: Bir Kuruluş Hikâyesi

Hunların bilinen ilk büyük yöneticisi Teoman (Çince: Touman) Yabgu'dur. Ancak Hun tarihinin gerçek dönüm noktası, onun oğlu Mete Han (Çince kaynaklarda Maodun veya Modu Chanyu, hükümdarlığı MÖ 209-174) döneminde yaşanmıştır. Sima Qian'ın aktardığı ve Hun tarih yazımının en çok anlatılan hikâyelerinden biri olan anlatıya göre, Teoman Yabgu, ikinci eşinden olan oğlunu veliaht yapmak isteyerek Mete'yi rakip bir kabile olan Yuezhi'lere rehin olarak göndermiş, ardından da Yuezhi'lere ani bir saldırı düzenleyerek oğlunun öldürülmesini planlamıştır. Ancak Mete, bu tuzağı sezerek hızlı bir at bulup Yuezhi topraklarından kaçmayı başarmıştır.

Bu olaydan sonra babası tarafından -belki de cesaretinden etkilenerek- on bin kişilik bir birliğin komutasına getirilen Mete, kendisine sadık bir ordu yetiştirmek amacıyla dikkat çekici bir yöntem geliştirmiştir: Askerlerine "kokan ok" (ıslık çalan, ses çıkaran özel bir ok türü) attığı her hedefi anında ve sorgusuz sualsiz vurmalarını emretmiş, önce kendi sevgili atını, ardından en sevdiği eşini bu okla hedef göstermiş ve tereddüt eden askerleri idam ettirmiştir. Bu sistematik disiplin sınavının ardından, tüm askerlerinin kayıtsız şartsız itaat ettiğinden emin olan Mete, MÖ 209'da bir av sırasında kokan okunu doğrudan babası Teoman'a fırlatmış, askerleri de aynı anda ok yağmuruna tutarak babasını öldürmüş ve tahtı ele geçirmiştir. Bu anlatı, tarihsel gerçekliği kadar, Hun ordusundaki mutlak disiplin ve itaat kültürünün ne denli merkezi bir değer olduğunu simgeleyen bir öğretici hikâye (didaktik anlatı) olarak da okunmaktadır.

Mete Han Döneminde Büyük Genişleme

Tahta çıkışının ardından Mete Han, kısa sürede Moğolistan bozkırlarındaki rakip göçebe grupları (Donghu ve Yuezhi başta olmak üzere) ardı ardına yenilgiye uğratarak Hunları bölgenin tartışmasız hâkim gücü hâline getirmiştir. Bu genişleme sürecinde doğuda Mançurya sınırlarına, batıda Tanrı Dağları'na, kuzeyde Baykal Gölü civarına, güneyde ise Çin'in kuzey sınırına kadar uzanan geniş bir hâkimiyet alanı kurulmuştur.

Mete Han'ın en dikkat çekici askeri başarısı, MÖ 200 yılında yeni kurulan Han hanedanının kurucusu İmparator Gaozu'yu (Liu Bang) Baideng Kuşatması'nda ağır bir yenilgiye uğratmasıdır. Han imparatorunun bizzat komuta ettiği ordu, Hun kuvvetleri tarafından yedi gün boyunca kuşatma altında tutulmuş ve İmparator Gaozu ancak diplomatik bir anlaşmayla, ağır bir bedel karşılığında kurtulabilmiştir. Bu olayın ardından Han sarayı, Hunlarla "heqin" (barış ve akrabalık) adı verilen bir anlaşma sistemi kurmak zorunda kalmıştır; bu sistem çerçevesinde Han imparatorluğu, Hun hükümdarlarına düzenli olarak ipek, tahıl, şarap ve diğer değerli mallar göndermeyi, ayrıca Han saray ailesinden prensesleri Hun hükümdarlarıyla evlendirmeyi kabul etmiştir.Thomas Barfield, The Perilous Frontier adlı etkili çalışmasında, bu "heqin" sisteminin aslında Han İmparatorluğu'nun askeri açıdan Hunlara karşı üstünlük kuramadığının açık bir göstergesi olduğunu ve yaklaşık altmış yıl boyunca yürürlükte kaldığını vurgulamaktadır.

Toplumsal ve Siyasi Yapı

Hun İmparatorluğu'nun siyasi yapısının tepesinde "Chanyu" (Tanhu) unvanını taşıyan hükümdar bulunmaktaydı; bu unvanın "Gökyüzünün Oğlu" anlamına gelen kutsal bir meşruiyet iddiası taşıdığı düşünülmektedir. Chanyu'nun altında imparatorluk, "sol" (doğu) ve "sağ" (batı) olmak üzere iki büyük kanada ayrılmış, her kanat kendi içinde hiyerarşik bir yönetici sınıfı (genellikle Chanyu'nun akrabalarından oluşan "Wise King" unvanlı yöneticiler) tarafından idare edilmiştir. Bu ikili (düalist) yönetim sistemi, sonraki dönemlerde kurulan pek çok bozkır imparatorluğunda (Köktürkler dahil) benzer biçimde tekrarlanacak bir örgütlenme modeli olarak tarih yazımında dikkat çekmektedir.

Ekonomik açıdan Hun toplumu, temelde göçebe hayvancılığa dayanmakla birlikte, tamamen kendine yeterli bir yapı değildi. Sima Qian'ın kayıtlarına göre Hunlar at, sığır ve koyun yetiştiriciliğiyle geçinmekte, düzenli tarım yapmamaktaydı; bu nedenle tahıl, ipek ve diğer işlenmiş ürünler açısından büyük ölçüde Çin ile ticarete veya "heqin" anlaşmaları çerçevesinde elde edilen hediyelere bağımlıydılar. Bu yapısal bağımlılık, Di Cosmo'nun da vurguladığı üzere, Hunların Çin'e yönelik akınlarının yalnızca yağma amaçlı değil, aynı zamanda sistematik bir "vergi" ve kaynak elde etme stratejisinin parçası olarak okunması gerektiğini göstermektedir.

Askeri Yapı ve Savaş Taktikleri

Hun ordusunun temel gücü, çocukluktan itibaren at binmeye ve ok atmaya alıştırılan hafif süvari birlikleriydi. Sima Qian, Hun erkeklerinin küçük yaştan itibaren koyun üzerinde ata binmeye başladığını, kuş ve fare avlayarak ok atma becerisi kazandığını, yetişkinliğe ulaştıklarında ise tilki ve tavşan avlayacak kadar usta okçular hâline geldiklerini aktarmaktadır.Bu süvari gücü, ani baskın, geri çekilme taklidi yaparak düşmanı pusuya çekme ve dağınık cephelerde hızlı manevra gibi taktiklerle, döneminin ağır piyade ve arabalı savaş sistemine dayanan Çin ordularına karşı önemli bir üstünlük sağlamıştır.

Su Wu ve Wang Zhaojun: Diplomasi ve Esaretin Hikâyeleri

Hun-Çin ilişkilerinin karmaşıklığını yansıtan en bilinen hikâyelerden biri, Han elçisi Su Wu'nun (MÖ yaklaşık 140-60) öyküsüdür. MÖ 100 yılında bir diplomatik görevle Hunlara gönderilen Su Wu, saray içi bir entrikaya karışması nedeniyle Hun Chanyu'su tarafından esir alınmış ve teslim olması için baskı görmüştür. Teslim olmayı reddeden Su Wu, cezalandırılmak amacıyla ıssız bir bölgeye sürülerek burada koyun gütmeye mahkûm edilmiş, ancak sadakatinden vazgeçmeyerek tam on dokuz yıl boyunca Hun topraklarında sürgün hayatı yaşadıktan sonra MÖ 81'de Han sarayına geri dönebilmiştir.Bu hikâye, Çin tarih yazımında sadakat ve azim erdeminin simgesi olarak yüzyıllarca anlatılmıştır.

Bir başka bilinen anlatı, Han sarayından Hun Chanyu'suyla evlendirilen saray hanımı Wang Zhaojun'un (MÖ 1. yüzyıl) hikâyesidir. "Heqin" barış sisteminin bir parçası olarak MÖ 33'te Chanyu Huhanye ile evlendirilen Wang Zhaojun'un öyküsü, sonraki yüzyıllarda Çin edebiyatında sıkça işlenen, sınır ötesi diplomatik evliliklerin bireysel bedelini simgeleyen bir anlatıya dönüşmüştür.21 Bu tür evlilik anlaşmaları, Hun-Çin ilişkilerinin yalnızca askeri güç dengesiyle değil, aynı zamanda karmaşık bir akrabalık diplomasisiyle de yürütüldüğünü göstermektedir.

Han İmparatorluğu'nun Karşı Saldırıya Geçmesi: Wudi Dönemi

MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında, İmparator Wudi'nin (hükümdarlığı MÖ 141-87) tahta çıkmasıyla Han İmparatorluğu'nun Hunlara yönelik pasif "heqin" politikası terk edilmiş, yerini agresif bir askeri sefer stratejisine bırakmıştır. General Wei Qing ve Huo Qubing komutasındaki büyük Han orduları, MÖ 127-119 yılları arasında düzenlenen bir dizi sefer sonucunda Hunları Ordos bölgesinden ve Gansu koridorundan püskürtmüş, bu sayede Han İmparatorluğu İpek Yolu'nun doğu güzergâhı üzerinde kalıcı bir kontrol kurmuştur.[4]Bu dönemde ayrıca İmparator Wudi'nin, Hunlara karşı ittifak arayışıyla Zhang Qian'ı Orta Asya'ya elçi olarak göndermesi, dolaylı biçimde İpek Yolu ticaret ağının Çin tarafından sistematik olarak keşfedilmesine yol açmıştır.

İç Bölünme: Kuzey ve Güney Hunları

MS 1. yüzyılın ortalarında, hem Han İmparatorluğu'nun sürdürdüğü askeri baskı hem de Hun yönetici hanedanı içindeki taht kavgaları, imparatorluğun MS 48 yılında ikiye bölünmesiyle sonuçlanmıştır. Chanyu Bi liderliğindeki bir grup, Han İmparatorluğu'na tabi olmayı kabul ederek "Güney Hunları"nı oluşturmuş ve Çin'in kuzey sınır bölgelerine yerleşmiştir; buna karşılık bağımsızlığını sürdüren "Kuzey Hunları" ise Moğolistan bozkırlarında varlığını korumaya çalışmıştır.24 Güney Hunları zamanla Çin kültürüne ve idari sistemine giderek daha fazla entegre olmuş, bu topluluk sonraki yüzyıllarda Çin'in kuzeyinde kurulan çeşitli hanedanlıkların (örneğin Beş Barbar Onaltı Devlet döneminde kurulan Han-Zhao Devleti) kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Kuzey Hunları ise MS 89-91 yıllarında, Han generali Dou Xian komutasındaki büyük seferler sonucunda ağır yenilgilere uğramış ve bozkırdaki siyasi varlığı büyük ölçüde çökmüştür. Bu yenilginin ardından Kuzey Hunlarının bir bölümünün batıya, Orta Asya içlerine doğru göç ettiği düşünülmektedir; ancak bu grubun sonraki akıbeti, tarih yazımında en tartışmalı konulardan birini oluşturmaktadır.

Asya Hunları ile Avrupa Hunları Arasındaki İlişki Sorunu

18. yüzyıl sonlarında Fransız oryantalist Joseph de Guignes'in ortaya attığı ve MS 4. yüzyılda Avrupa'ya gelerek Roma İmparatorluğu'nu sarsan Hunların (Attila'nın önderlik ettiği topluluk), Çin kaynaklarındaki Xiongnu'nun batıya göç eden bir kolu olduğu tezi, uzun süre popüler kabul görmüş, ancak modern akademik çevrelerde bu konuda kesin bir uzlaşı sağlanamamıştır. Étienne de la Vaissière gibi çağdaş araştırmacılar, dilbilimsel, arkeolojik ve kronolojik verilerin bu iki topluluk arasında doğrudan ve kesintisiz bir soy bağı kurmak için yeterli olmadığını, ancak iki topluluk arasında kültürel ve muhtemelen kısmi bir nüfus sürekliliğinin tümüyle de göz ardı edilemeyeceğini belirtmektedir. Bu tartışma, Avrasya bozkır tarihinin en canlı akademik meselelerinden biri olmaya devam etmektedir.

Hunların Bozkır Tarihindeki Kalıcı Mirası

Asya Hun İmparatorluğu'nun tarihsel önemi, yalnızca kurduğu geniş coğrafi hâkimiyetle sınırlı değildir. Thomas Barfield'ın vurguladığı üzere, Hunlar, göçebe kabile konfederasyonlarının merkezi bir hanedanlık otoritesi altında disiplinli bir devlet yapısına dönüştürülebileceğini gösteren ilk tarihsel örnek olmuş, bu model sonraki yüzyıllarda Köktürkler, Uygurlar, Moğollar gibi pek çok bozkır imparatorluğu için bir referans noktası oluşturmuştur. İkili (sol-sağ) yönetim sistemi, "Chanyu/Kağan" unvanının kutsal meşruiyet iddiası ve göçebe-yerleşik ilişkilerinde geliştirilen diplomasi-savaş dengesi gibi unsurlar, Hunlardan sonra kurulan pek çok bozkır devletinde benzer biçimlerde yeniden karşımıza çıkmaktadır.

2
5 yorum 203 görüntülenme

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yap.