İttihat ve Terakki'nin kuruluş yıllarında hâkim olan resmi ideoloji Osmanlıcılıktır; devletin çok unsurlu yapısını bir arada tutmayı hedefleyen bu anlayış, II. Abdülhamid döneminde İslamcılıkla birlikte devlet politikasının temelini oluşturmuştur. Ancak 1908 sonrasında, özellikle Balkan Savaşları'nın (1912-1913) yarattığı travma, imparatorluğun çok milletli yapısını bir arada tutma projesinin pratikte iflas ettiğini göstermiştir. Bu noktada İttihat ve Terakki içindeki fikir adamları, Yusuf Akçura'nın 1904'te kaleme aldığı ve üç siyaset tarzını (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük) karşılaştırdığı "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesinde ortaya konan tezleri giderek daha ciddiye almışlardır.[1]Akçura'nın vardığı sonuç, imparatorluğun çok unsurlu yapısını koruma çabalarının artık gerçekçi olmadığı, bunun yerine Türk unsurunun kendi milli bilincine dayanan bir siyaset izlemesi gerektiği yönündeydi.
Bu fikri dönüşümde Ziya Gökalp'in katkısı belirleyici olmuştur. Gökalp, "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" formülasyonuyla Türk kimliğini, İslami aidiyeti dışlamadan ama onun önüne millet bilincini koyan bir sentez olarak tanımlamış ve bu düşünceler İttihat ve Terakki'nin fikir dünyasında giderek merkezi bir yer tutmaya başlamıştır.[2]Hanioğlu'nun da vurguladığı gibi, cemiyetin ilk kuşak kadroları arasında baskın olan pozitivist ve Osmanlıcı eğilimler, 1908 sonrası dönemde yerini giderek daha belirgin bir Türk milliyetçiliğine bırakmıştır.
1908 Devrimi ve Meşrutiyetin İlanı
23 Temmuz 1908'de gerçekleşen ve II. Meşrutiyet'in ilanıyla sonuçlanan hareket, İttihat ve Terakki'nin Osmanlı siyasi hayatındaki belirleyici gücünü tescil eden ilk büyük eylemdir. Bu hareket, Türkçü tarih yazımında yalnızca bir "anayasa restorasyonu" olarak değil, aynı zamanda Türk aydınının ve subayının merkezi otoriteye karşı ilk örgütlü ve başarılı siyasi müdahalesi olarak da okunur. Rumeli'deki (özellikle Selanik merkezli) İttihatçı subay kadrosunun devlet bürokrasisine karşı giriştiği bu hareket, Osmanlı ordusunun modernleşmiş, batılı eğitim almış Türk subay sınıfının siyasi sahneye çıkışını simgelemektedir.[3]
Bu dönemde İttihat ve Terakki'nin izlediği siyaset, doğrudan bir Türk milliyetçiliği programı olmaktan çok, anayasal düzeni ve "ittihad-ı anasır" (unsurların birliği) idealini savunan bir çizgide seyretmiştir. Ancak Feroz Ahmad'ın belirttiği gibi, gayrimüslim cemaatlerin ve Balkan milliyetçi hareketlerinin meşrutiyeti kendi ayrılıkçı hedefleri için bir fırsat olarak görmesi, İttihatçı kadroları kısa sürede hayal kırıklığına uğratmış ve bu durum cemiyet içinde daha merkeziyetçi ve Türk unsuruna dayanan bir siyasete yönelişi hızlandırmıştır.
Balkan Savaşları Travması ve Milliyetçiliğin Radikalleşmesi
Balkan Savaşları, Türkçü perspektiften İttihat ve Terakki'nin ideolojik dönüşümünde bir kırılma noktası olarak değerlendirilir. Kısa süre içinde imparatorluğun Rumeli topraklarının neredeyse tamamının kaybedilmesi, yüz binlerce Müslüman-Türk nüfusun yerinden edilmesi ve büyük insani kayıplar, Osmanlıcılık idealinin pratik bir siyaset olarak sürdürülemez olduğunu İttihatçı kadrolara açıkça göstermiştir. Bu travmanın ardından cemiyet içinde Enver, Talat ve Cemal Paşaların öne çıktığı "Merkez-i Umumi" kadrosu, hem iç hem dış siyasette daha kararlı bir Türk milliyetçi çizgiye yönelmiştir.
Bu dönemde Türk Ocakları gibi kurumların (1912) güçlenmesi ve Türkçülük fikriyatının Türk Yurdu dergisi etrafında sistematikleşmesi, İttihat ve Terakki'nin siyasi kadrolarıyla kesişen, birbirini besleyen bir fikri hareketin ortaya çıktığını göstermektedir. Tunaya'nın da belirttiği gibi, bu dönemde Türkçülük artık marjinal bir fikir akımı olmaktan çıkmış, iktidardaki siyasi kadronun düşünce dünyasının önemli bir bileşeni haline gelmiştir.[4]
Milli İktisat Politikası
İttihat ve Terakki döneminin Türkçü tarih yazımında en çok vurgulanan yönlerinden biri, "Milli İktisat" (İktisad-ı Millî) politikasıdır. Bu politika, Osmanlı ekonomisinin büyük ölçüde gayrimüslim ve yabancı sermaye elinde bulunan ticaret ve zanaat sektörlerinde Müslüman-Türk girişimci sınıfını güçlendirmeyi hedeflemiştir. Zafer Toprak'ın kapsamlı çalışmalarında ortaya koyduğu üzere, I. Dünya Savaşı yıllarında uygulamaya konan bu politikalar; milli bankaların kurulması, Türk tüccar ve sanayicilerin devlet desteğiyle teşviki ve kapitülasyonların tek taraflı olarak kaldırılması (1914) gibi adımları içermiştir.[5] Bu politika, Türkçü perspektiften, cumhuriyet döneminde izlenecek olan milli iktisat politikalarının ve Türk burjuvazisi yaratma projesinin ilk sistematik denemesi olarak değerlendirilir.
Kapitülasyonların kaldırılması özellikle sembolik önem taşır; bu adım, yüzyıllardır Osmanlı ekonomisi üzerinde yabancı devletlere ayrıcalık tanıyan hukuki çerçevenin sona erdirilmesi anlamına gelmiş ve iktisadi bağımsızlık arayışının somut bir göstergesi olmuştur.
Eğitim ve Kültürel Modernleşme
İttihat ve Terakki dönemi, Türkçü tarih yazımında aynı zamanda eğitim alanındaki reformlarla da anılır. Darülfünun'un yeniden yapılandırılması, kız çocuklarının eğitimine verilen artan önem, teknik ve mesleki eğitim kurumlarının yaygınlaştırılması bu dönemin dikkat çekici gelişmeleri arasındadır. Bu dönemde ayrıca Türk dilinin sadeleştirilmesi ve Türkçenin bilim ve eğitim dili olarak güçlendirilmesi yönünde adımlar atılmış, Ziya Gökalp başta olmak üzere dönemin aydınları dil ve kültür alanında sistemli bir milli bilinç inşası çabasına girişmiştir.[6]
Bu dönemde kurulan Türk Ocakları, yalnızca siyasi değil aynı zamanda kültürel bir misyon üstlenerek, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde şubeler açmış ve Türk tarihi, dili ve kültürüne dair bir kolektif bilinç oluşturma çabasına girişmiştir.
İttihat ve Terakki'nin Mirası: Kurtuluş Savaşı'na Uzanan Çizgi
Türkçü tarih yazımının İttihat ve Terakki'ye atfettiği en önemli miras, cemiyetin yetiştirdiği kadroların büyük bölümünün Milli Mücadele'nin (1919-1923) örgütlenmesinde kilit rol oynamış olmasıdır. Mustafa Kemal Atatürk'ün kendisi de İttihat ve Terakki içinde yetişmiş, ancak cemiyetin özellikle savaş dönemindeki bazı politikalarına ve Enver Paşa'nın liderliğine mesafeli durmuş bir isimdir. Erik Jan Zürcher'in ortaya koyduğu tarihsel süreklilik tezine göre, Milli Mücadele'yi örgütleyen kadroların büyük bölümü -taşra teşkilatlanması, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, hatta Kuva-yı Milliye'nin ilk çekirdek kadrosu- doğrudan İttihat ve Terakki teşkilatının devamı niteliğindedir. Bu süreklilik tezi, Türkçü tarih yazımında cemiyetin, kendi siyasi sonu (1918 Mondros Mütarekesi sonrası dağılma) ile Türk milletinin bağımsızlık mücadelesi arasında kurumsal ve kadrosal bir köprü işlevi gördüğü şeklinde yorumlanır.
Bu bakış açısına göre İttihat ve Terakki, kendi döneminde tam anlamıyla başarıya ulaşamamış olsa da, Türk milletinin kendi kaderini tayin hakkına dayanan bir siyasi bilinç inşa etmiş ve bu bilinç, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarına aktarılmıştır. Milli iktisat, milli eğitim ve milli ordu anlayışları, cumhuriyet döneminde daha sistematik ve kurumsal bir çerçevede yeniden inşa edilmiştir.




